top of page

Yapay Zekâ Kopya Zihniyet, Üç Saniyelik Dünya

Yapay Zekâ Kopya Zihniyet, Üç Saniyelik Dünya


Algoritma hızlıyı sever. İnsan ise derinleşerek anlam bulur. Bu yazı, ikisini aynı anda taşımaya çalışan birinin notu.


Yapay zekâ kullanımının arttığı şu günlerde özellikle yapay zekâ ile müzik üreten arkadaşlarım oldukça başarılı işlere imza atıyor. Dinleyicileri bol olsun. Buna rağmen popüler olanın peşinde koşan zihniyeti eleştirmeden duramıyorum. Ortalık, neredeyse birbirinin aynı altyapı ve tınıyla doldu. Üstelik çoğu parça, yapay zekânın aynı “popüler kadın vokal” kalıbından can buluyor.


Bu durum bende bir üzüntü yaratıyor. Çok sevdiğim ve dinlemeye doyamadığım şarkıların reklam jingle’ına dönüşmesi gibi bir his bırakıyor. Şarkıların orijinalliğini nerede aramam gerektiğini bazen bilemiyorum. Daha kötüsü, gerçekten özgün işler yapan insanları da gölgede bırakıyor.


Ben de yapay zekâ altyapısı kullanarak yazdığım sözlere uzun zamandır can veriyorum. Bunu popüler olmak için yapmıyorum. Müziğe âşık olduğum için yapıyorum çünkü duygu, kendine bir anlatım biçimi arıyor. Algoritma, beni içerik üreticisi sanıyor. Ben de bazen onu insan sanıp ciddiye alıyorum ve bunun sonunda tükenmişlik yaşadığım oluyor.


Algoritma demişken algoritma nedir, biraz da ondan bahsetmek istiyorum.

Algoritmanın yaptığı şey içeriği ölçülebilir işaretlere çevirmek ve bu işaretlere göre kime göstereceğine karar vermek. Metinlerdeki kelimeler, başlıklar, açıklamalar, etiketler, görsel ya da videodaki nesneler, videonun temposu ve ritmi gibi ipuçlarını bir araya getirir. Sonra içeriği önce küçük bir kitleye gösterir ve tepkiyi ölçer. Ne kadar izleniyor, beğeniliyor mu, kaydediliyor mu, paylaşım alıyor mu, yorum geliyor mu? İlk tepkiler iyiyse daha geniş kitlelerin önüne çıkarır. Tepki zayıfsa görünürlüğü kısar ve içeriği yavaşça geri çeker.


Kısacası algoritma, sosyal medyanın görünmez editörü. Kimin neyi göreceğine karar veren duygusuz kurallara sahip bir mekanizma. Duyguyla ilgilenmez, veriye bakar.

Bu kuralların kabaca şunu söylediğini görüyorum:

1- Her gün bir şey paylaş.

2- Üç saniyede izleyiciyi bağla.

3- Kaydedilmeye, paylaşılmaya ya da yoruma değer net bir şey ver.


İnsan ruhu böyle mi işliyor gerçekten? Her gün bir şey üretebilmek, üstelik gerçekten hissini verebilecek içerikler çıkarabilmek mümkün mü? Diyelim ki ürettin, bunu üç saniyede karşı tarafa nasıl geçireceksin? Onu da yaptığını varsayalım, kaydedilmek, paylaşılmak ya da yorum almak her içerikte mümkün mü?


Duygu ve algoritma. Biri insanî, diğeri bir yazılım. İki sistem aynı değil. Algoritma insanı değil döngüyü ödüllendiriyor. Düzenli görünürsen varsın içi boş olsun. Hızlıysan varsın birbirinin kopyası olsun. Mesele sanat değil süreklilik.


Algoritma üretimi hız yarışına çeviriyor. Üretici refleks olarak iki şeye itiliyor: Ya susuyor ya da kendini tekrar etmeye başlıyor.


Kısa vadede bu işe yarıyor olabilir. Yine de merak ediyorum, uzun vadede ne olacak? Yüzeyselin peşinden bu kadar koştuğumuz içerikler bir noktada bize ne hissettirecek? İçten olana bir dönüş bekliyorum. En azından buna inanmak istiyorum.


Ben o algoritmanın algılayamadığı taraftayım. Her gün içerik üretemem çünkü ben bir içerik üreticisi değilim. Benim dünyam duygu üzerine kurulu. Üç saniyede fethetmek üzerine değil.

Yapay zekâ kullanıyorum ve bunu saklamıyorum. Yazdığım sözlere uzun zamandır bu şekilde can veriyorum. Yapay zekâyla bile olsa emeğin içinden geçen kim olursa olsun saygım var. Birbirinin kopyası işlerde de emek var. Problem yapay zekâ değil. Yapay zekâyı kopya makinesine ve seri üretime çeviren zihniyet.


Bir üçüncü yol varsa ben o yolu seçmek istiyorum. Reçete değil, pusulayı almak istiyorum. Yavaş kalmak, belki hiç görünmemek… Paylaşmak için hazırladığım her üretime önce gönülden inanmak istiyorum. Tüketim çılgınlığına hizmet etmek için değil, anlaşılmak için üretmek istiyorum. Benimle aynı duygu dalgasına girmiş, benimle aynı zevke sahip, benimle eğlenecek insanlara ulaşmasını istiyorum.


Herkes daha çok kişiye ulaşmak istiyor, ben de istiyorum. Yine de ben daha doğru ilerlemek istiyorum.


Farkı yaratan insan. Kullandığın araç ne olursa olsun. Aynı aracı kullansak da niyetimiz farklıysa sonuç farklı olur. Aynı sesi kullansak da cümlelerimiz farklı olur. Aynı akoru basıp aynı davulları koysak da ruh hâlimiz farklıysa kayıt farklı olur.


Tam bu noktada yapay zekâya bakış açımdan da bahsetmek isterim.

Yapay zekânın en kıymetli tarafı, yetenekli olup maddi manevi imkânı kısıtlı olana omuz vermesi. Müzik üretimi üzerinden konuşmam gerekirse stüdyo, ekipman, aranjör, mix, mastering, vokal kaydı, görsel tasarım derken bir sürü iş ve her iş için birlikte çalışman gereken insanlar var. Hem maddi hem manevi yönden kısıtlıysan yeteneğin askıda kalıyor. Yapay zekâ burada devreye girince işin rengi değişiyor. Elinde pahalı cihazlar olmaksızın, her bir iş için sürekli insan desteğine ihtiyaç duymaksızın güzel işler çıkarmak mümkün hâle geliyor. Yazdığın söz, kafanda dönen melodi, zevkin, kurmak istediğin hikâyenin atmosferi bir şekilde dışarı çıkabiliyor.


Bu, şartları gerçekten eşitliyor. Eşitlikten kastım şu: İçeri girmek isteyen herkese kapı aralıyor. Daha fazla insanın üretmesini sağlıyor. Üretim sahnesi genişliyor. “Bir yerden başlayabilme hakkını” daha fazla kişiye dağıtıyor. Bence asıl devrim bu.


Yine de şunu net söylemeliyim: Fırsat eşitliği, eşit sonuç demek değil. Zevk, seçim, tutarlılık, aracı doğru yönlendirebilmek, anlatmak istediğini doğru anlatabilmek ve risk alma cesareti hâlâ insana ait. Bu nedenle yapay zekâ kimseyi otomatik olarak sanatçı yapmıyor. Eline bir anahtar veriyor, kilidi çevirip içeri girmek sana kalıyor.


“Yapay zekâ meslekleri öldürüyor” deniyor. Daha doğru cümle şu: İşleri dönüştürüyor, bazı görevleri otomatikleştiriyor, maliyetleri düşürüyor ve bazı becerileri öne çıkarıyor. Bu, geçmişteki her büyük teknolojik sıçramada yaşandı. Matbaa yazıyı öldürmedi, fotoğraf resim sanatını bitirmedi, dijital kayıt müziği yok etmedi. Sadece oyunun kuralları değişti.


“Duyguyu öldürüyor” deniyor. Duygu üretmeyen bir mekanizma, duyguyu ancak taşıyabilir. O duygu insanın kontrolünde kaldığı sürece insanın yaşadığından beslenmeye devam eder. Yapay zekâyı reçete gibi değil de pusula gibi kullanırsan yaptığın işin karakteri büyür.


Duyguyu öldüren yapay zekâ değil, biziz. Tüketim çılgınlığında önümüze düşen içeriğin ne olduğunu daha algılamadan üç saniyede bir alta kaydırıyoruz. Derinliği anlamak, görmek, düşünmek yerine yüzeye alışıyoruz. Sonra “bu tutuyor” diye aynı basma kalıp işleri çoğaltıyoruz. Sırf popülerlik uğruna “ben de yapayım” dediğimiz anda sadece duyguyu değil, yeteneği de baltalıyoruz.


Yetenek, tekrarın içinde kaybolunca karakter de kayboluyor. Bizi biz yapan o ince farklar, o kişisel izler, o özgünlük dediğimiz şey yavaş yavaş siliniyor. Meslekler de böyle kayboluyor. Bir işin değerini zanaat belirler. Zanaatı bırakıp sadece hızın peşine düşersek mesleği de içini de boşaltmış oluruz.


Algoritma dediğimiz şey de gökten inmiyor. Bizim reflekslerimizle öğreniyor ve şekilleniyor. Bir saniyede geçtikçe, bir sonraki içeriğe daha hızlı sıçradıkça sisteme şunu öğretiyoruz: “Derinlik gereksiz, hız ver, hızlı sonuç al.” Bu alışkanlıklar böyle devam ederse kaybedeceğimiz şey sadece duygular ve meslekler olmayacak. İnsanlık adına geriye kalan her şey de yıpranacak.


Başa dönerek bitirmek istiyorum: Yavaşlık bazen zayıflık değil, dirençtir. Özgünlük bazen risk değil, kimliktir. Verilen reçetenin peşinden koşmayacağım. Elime bir pusula aldım, onun izinden yürüyeceğim.


Bu yolda benimle beraber yürüyen ve yürüyecek olan herkese teşekkür ederim.


Melih Ş. Özgür



Yapay Zekâ Kopya Zihniyet, Üç Saniyelik Dünya
Yapay Zekâ Kopya Zihniyet, Üç Saniyelik Dünya

1 Yorum


Kahveci güzeli
Kahveci güzeli
14 Ara 2025

Yavaşlık bazen zayıflık değil, dirençtir ...

Bu cümle tek başına bile yeterli. Duygu ile algoritma arasındaki çatışmayı bu kadar sakin ve net anlatabilmek büyük iş. Elinize kaleminize sağlık 🙏

Beğen
bottom of page