Biriken şarkılar: Yalçın Saitler

Takvim 2025’i gösteriyor. 2026 yılına kadar uzanan bu yolculukta doksan beş adet üretim yer alıyor. Sayı oldukça büyük. Hepsini aynı dikkatle dinlemek, her birinin üzerinde ayrı ayrı düşünmek oldukça güç. Ama yaptım. Bunu yaptım. Bu güçten kendime pay çıkarmazsam olmaz.
Müziklerine ve hazırladığı bazı video kliplerine geçmeden önce biraz ondan bahsetmek istiyorum.
Yalçın Saitler. Yıllardır söz yazan, beste yapan bir isim. Eylül 2025’te ilk teklisini yayımlıyor fakat aslında müzik geçmişi 1998’de başlıyor. Kendi anlatımına göre on yedi yaşındayken annesini odadan çıkarıp sözlerin ve melodilerin peşine düşermiş. Şimdilerde kırk beş yaşında olan Yalçın Saitler, kimya bölümünden mezun olduktan sonra yirmi üç yıldır aynı firmada takı kaplama alanında çalıştığını söylüyor. İşinde disiplin, sabır ve titizliği esas aldığını fakat ikinci bir dünyasının da olduğunu belirtiyor: müzik.
2025 yılının Eylül ayında yapay zekâyla tanıştıktan sonra yıllardır kâğıt üzerinde duran, zihninde hâlâ biriktirmeye devam ettiği söz ve besteleri yapay zekânın sunduğu imkânlarla somut hâle dönüştürebileceğini fark ediyor. Böylece çok daha duyulabilir, görünür olabileceğini ve insanlarla buluşabilir hâle gelebileceğini düşünüyor. Yani yapay zekâ onun için bir prodüksiyon aracı olarak söz ve müziğine eşlik ediyor.
Şarkılarını dinledikçe ilk fark ettiğim şey, yapay zekâ müziklerinde sıkça karşımıza çıkan o başıboşluk hissinin olmamasıydı. Tek bir türle sınırlı kalmayan Saitler, slow pop ağırlıklı bir çizgide ilerlese de elektronik altyapıları da kullanıyor.

Saitler’in ayrı bir yerde tuttuğu Azat şarkısı, kadın ve erkek vokalin birlikte kullanıldığı bir çalışma. Biten bir ilişkinin ardından kalan yorgunluğu ve karşısındakini artık özgür bırakabilme hâlini anlatıyor.
Yanar Yüreğim, Yarım Kaldık, Bir Ömür Yetmezdi gibi şarkılarında da ikili ilişkiler üzerinden kurulmuş hikâyeler var. Benzer kelimeler şarkılarında sık sık tekrar etse de her biri kendi hikâyesini kuruyor.
Genel olarak baktığımda aşk, ayrılık, özlem, yalnızlık, yarım kalmışlık ve zaman Yalçın Saitler’in sözlerinde en sık karşıma çıkan duygulardı. Parçaları slow pop ağırlıklı olsa da farklı tarzlara da yöneliyor. House ve club altyapılarını duyduğumuz parçalar var.
Issız Adam özellikle dikkatimi çekti. Şarkının biri Alaturka Meyhane Edit, diğeri Club Mix olmak üzere iki farklı düzenlemesi var. İkisi de aynı melodik yapı üzerine kurulmuş. Normalde bir şarkının bu kadar farklı iki yorumu arasında ister istemez bir tercih yaparım. Orijinalini daha çok severim ya da remiks öne çıkar. Issız Adam’da o seçimi yapamadım. Aynı şarkıyı iki farklı düzenlemede de defalarca dinleyebilirim.
Bazı çalışmalarında lo-fi, akustik ve romantik pop gibi tarzlar da öne çıkıyor. Asıl şaşırtıcı tarafı, tarz değişse bile üretimin bütününe bakıldığında Yalçın Saitler’e ait özgün izleri bulmanın mümkün olması. Hangi parçayı açarsanız açın, bir noktada “Bu Yalçın Saitler,” dedirten bir karakter taşıyor.
Müzik kataloğunu incelediğimde dikkatimi çeken bir başka husus da ortak çalışmalar oldu. Sözleri Hatice Şenol’a, müzikleri Yalçın Saitler’e ait iki çalışma bulunuyor: İki Kalp Çarpıntısı ve Senle Ben.
Gelelim şarkı kliplerine. Burada da ilgimi çeken ortak bir nokta var: çizim ve animasyon anlatımı. Her parçaya hazırlanmış bir klip yok; çalışmaların önemli bir kısmı kapak görseli üzerinden yayımlanmış. Klip hazırlanan şarkılarda ise çizilmiş karakterler, animasyon ve sembolik anlatım belirgin biçimde öne çıkıyor.
Benim fikrimi sorarsanız özellikle Unutulur mu Sevilen? ve Derbeder’i ayrı bir yere koyarım. Her ikisinden de hem şarkıları hem görsel anlatımlarıyla oldukça etkilendim. Özellikle Derbeder klibinden bahsetmek istiyorum.
Klip, siyah ve pembe çizgilerle oluşturulmuş iki insan figürüyle başlıyor. İlk bakışta ezberi bozan şey, pembe figürün siyah figürün gölgesi ya da yansıması gibi verilmiş olması. Fakat izledikçe bende kendi gölgesinden çok, insanın henüz tamamlanmamış diğer yarısı olduğu hissini uyandırdı. Her iki figürde de cinsiyet belirgin değil fakat pembenin özellikle seçilmiş olması, benim zihnimde o diğer yarıyı bir kadın olarak canlandırdı.
Klip boyunca iki figür birbirine dokunmaya, sarılmaya ve tutunmaya çalışıyor; zaman zaman birbirlerini kaybedip yeniden arıyorlar. Ardından dev dalgaların, karanlığın ve boşluğun içinde sürükleniyorlar. Kıyıya ulaştıklarında ise başlangıçtaki suretlerini kaybetmiş durumdalar. Pembe figür artık neredeyse biçimsiz bir boya lekesine, siyah figür de benzer şekilde dağılmış bir karaltıya dönüşüyor. Yeniden bir araya geldiklerinde renkler birbirine karışıyor ve içinde hem pembeyi hem siyahı taşıyan yeni bir insan figürü beliriyor.
İki insanın birbirine karıştıktan sonra artık eski hâline dönememesi ve birbirinden bir iz taşıyarak yeniden biçimlenmesi fikri, klip bittikten sonra da aklımda kaldı.
Aslında bahsetmek istediğim daha çok şey var fakat bundan sonrasını Yalçın Saitler’den dinleyelim isterim.

Müzik yolculuğunuzun 1998’e kadar uzandığını biliyorum. Söz yazmayı ve beste yapmayı nasıl keşfettiniz? İlk kez “Ben bunu yapmak istiyorum.” dediğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Yalçın Saitler:
Öncelikle bu güzel röportaj fikrin ve özenle hazırladığın sorular için sana gönülden teşekkür ederim Melih. Müziğime gösterdiğin ilgi, beni ve hikâyemi daha yakından tanımak istemen benim için çok kıymetli. Bazen insanın emeğine değer veren, onu anlamaya çalışan insanlarla karşılaşması ayrıca mutlu ediyor. Bu güzel düşüncen, ayırdığın zaman ve içten yaklaşımın için iyi ki diyorum. Emeğine ve yüreğine sağlık.
Sanırım müzik yolculuğumun en önemli başlangıç noktası gençlik yıllarım oldu. On yedi, on sekiz yaşlarında, hayatın belki de en yoğun duygularını yaşamaya başladığımız dönemler… İlk aşklar, ilk heyecanlar, ilk kırgınlıklar ve daha önce hiç hissetmediğimiz duygular… Ben de o dönemlerde yaşadıklarımı içimde tutmak yerine kaleme almaya başladım.
Zamanla fark ettim ki, hissettiklerimi sadece anlatmak değil, onları bir şarkının sözlerine ve melodisine dönüştürmek de bana çok doğal geliyordu. Aslında içimde böyle bir yeteneğin olduğunu da süreç içerisinde keşfettim. Her yazdığım söz, her ortaya çıkan melodi beni biraz daha müziğin içine çekti.
İlk şarkımın adı da “Son Bir Defadır.” Hatta onuda YouTube kanalımda görebilir ve dinleyebilirsiniz. O şarkının bende ayrı bir yeri vardır. O zamanlar bilirsiniz kendi iç duygunuza ve karşı cinsi tanıma duygusu arada kısa süreli belki biraz da çocukça hislerin başladığı, kaybetmenin ve ayrılığın filizlerini yeni yeni kavrayabildiğiniz, Leman Sam'ın şarkısında da söylediği gibi; "Başımızda kavak yelleri, esiyormuş essin," dediğimiz yıllardı. Böylece müzik ile etkileşimim başlamış oldu. Sadece ilk şarkım değil, aynı zamanda içimdeki bu duygunun ve yeteneğin farkına varmaya başladığım dönemin de bir hatırası oldu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, müziğe yönelmemin aslında planlanmış bir karar olmadığını düşünüyorum. Gençlik yıllarında yaşadığım duygular, bana farkında olmadan kendi müzik yolculuğumun kapısını açtı.
Eylül 2025’te yapay zekâyla yollarınız kesiştiğinde, yıllardır kâğıt üzerinde duran sözleriniz ve besteleriniz de somutlaşmaya başladı. Yapay zekâ aracılığıyla ortaya çıkan ilk üretiminizi duyduğunuzda ne hissettiniz?
Yalçın Saitler:
Yanlış hatırlamıyorsam 12 Eylül 2025’ti. Yapay zekâyla tanıştığımda, açıkçası bunun müzik hayatımda böyle önemli bir yer edineceğini, beni hızlı bir sürece sürükleyeceğini tahmin etmezdim. Yıllardır kâğıt üzerinde duran, bir yerlere ses olarak kaydettiğim şarkılarımı gün gelecek stüdyo ve başka maliyetlerle uğraşmadan kafamdaki her şarkının duygusuna göre, suno da girdiğim enstrümanlarla şarkıya bir bütünlük kazandırarak oluşturmam benim hayalimin gerçekleşmesi adına çok büyük bir adımdı. Çünkü şarkılarım hazırdı. Sözü olsun müziği olsun kayıtlıydı. İlk kez kendi yazdığım bir sözün, kendi bestemin bir yapay zekâ aracılığıyla bir şarkıya dönüştüğünü duyduğumda yaşadığım duygu gerçekten tarif edilmesi zor bir mutluluktu. Bir anlamda yıllardır zihnimde ve kâğıt üzerinde yaşayan bir şeyin ete kemiğe büründüğünü hissettim. “Demek ki yıllardır içimde taşıdığım bu melodiler ve sözler gerçekten bir şarkıya dönüşebiliyormuş,” dedim.
Tabii ilk başlarda biraz şaşkınlık da vardı. Çünkü teknoloji o kadar hızlı ilerlemişti ki, benim yıllardır hayalini kurduğum şeyi bir anda karşıma çıkarıyordu. Fakat benim için yapay zekâ, üretimin kendisi değil; yıllardır biriktirdiğim duyguları, sözleri ve besteleri somutlaştırmamı sağlayan güçlü bir araç oldu. Belki de en güzel tarafı, yıllar önce yazdığım bazı sözlere bugün yeniden hayat verebilmekti. O günün duygusuyla yazdığım bir eseri, yıllar sonra bambaşka bir teknolojiyle yeniden duyabilmek, geçmişteki Yalçın’la bugünkü Yalçın’ı aynı şarkının içinde buluşturmak gibi bir his verdi.
Yapay zekâ kullanarak bestelerini destekleyen üreticilere ve müzisyenlere ortak sorduğum bir soru var. Çünkü verilen cevapların, bugün hepimizin tartıştığı bazı meseleleri de anlamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Önce en temelinden başlayayım: Neden yapay zekâ? Yapay zekâyı üretim sürecinizin neresinde ve nasıl kullanıyorsunuz?
Yalçın Saitler:
Benim için yapay zekânın en önemli tarafı, yıllardır içimde taşıdığım ve kâğıda döktüğüm müzikleri hayata geçirebilme imkânı sunması. Çünkü sözlerim ve bestelerim zaten vardı. Eksik olan, onları kafamda duyduğum şekliyle bir şarkıya dönüştürebilmekti.
Yapay zekâyı üretim sürecimde daha çok bir araç ve yaratıcı bir yardımcı olarak kullanıyorum. Öncelikle sözümü ve bestemi ortaya koyuyorum. Daha sonra şarkının duygusuna göre nasıl bir altyapı, hangi enstrümanlar, nasıl bir ritim veya vokal istediğimi belirliyorum. Örneğin Suno üzerinde kullandığım enstrümanları ve müziğin karakterini tarif ederek, kafamdaki duyguya mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışıyorum.
Bir bakıma yıllardır cebimde taşıdığım anahtarla açamadığım bir kapının, teknoloji sayesinde açılması gibi düşünüyorum. İçeride zaten benim dünyam, benim sözlerim ve benim melodilerim var. Yapay zekâ ise o kapıyı açabilmem için kullandığım yeni nesil bir araç.
Uzun zamandır birbirimizi takip ediyor ve zaman zaman sohbet ediyoruz. Aklıma gelmişken, daha önceki konuşmalarımızda ortak sorun olarak ele aldığımız bir konuya değinmek isterim. Tanıtım ve destek tarafında üretici olarak yalnızız. Şarkılarımız yakın çevremiz tarafından bile yeterince paylaşılmıyor. Elbette mesele yalnızca bununla da sınırlı değil. Cevabınızı az çok biliyor olsam da okurlarımız için tekrar sormak isterim: Sizce bağımsız üreticilerin bugün en büyük görünürlük sorunu nedir?
Yalçın Saitler:
Bağımsız üreticiler olarak en büyük sorunumuzun, üretmekten çok ürettiklerimizi insanlara ulaştırabilmek. Bir şarkının arkasında emek, zaman ve yılların birikimi var; ancak iyi bir eser ortaya koymak, ne yazık ki onun keşfedilmesi için yeterli olmuyor.
Bağımsız sanatçılar çoğu zaman hem üretici hem de kendi tanıtımını yapmak zorunda kalan kişiler. Bazen en yakın çevremizden bile beklediğimiz desteği göremiyoruz. Oysa bir şarkıyı paylaşmak, bir başkasına dinletmek ya da hakkında birkaç kelime yazmak, düşündüğümüzden çok daha büyük bir katkı sağlayabilir.
Buradan tüm bağımsız sanatçılara ve müziğe gönül verenlere bir çağrıda bulunmak istiyorum: Birbirimizin sesini duyuralım! Birbirimizi yalnızca beğenmekle kalmayalım; dinleyelim, paylaşalım, destekleyelim. Birimizin başarısı diğerimizin kaybı değil, hepimiz için yeni bir kapı olsun. Çünkü biz birbirimize sahip çıkmazsak, sesimizin daha fazla insana ulaşmasını kimden bekleyebiliriz? Dayanışmayı büyütelim; ürettiğimiz güzellikler kendi çevremizin sınırları içinde kalmasın.
Bir yıl içinde doksan beş resmî çalışmaya ulaşmış durumdasınız. Bu kadar yoğun üretim ciddi bir emek ve zaman istiyor. Bu süreç sizi yoruyor mu? Meslek hayatınızla müziği nasıl dengeliyorsunuz, müziğe ayırdığınız zamanı nasıl oluşturuyorsunuz?
Yalçın Saitler:
Açıkçası doksan beş resmî çalışmam, resmi olarak Suno üzerinden bitirilip hazır olan, buzun görünen küçük bir parçası. Daha sırasını bekleyen yüzlerce parçam oluşturulma aşamasını bekliyor. Bir fikir, bir söz, bir beste ve üzerinde düşünülmüş bir süreç var. Elbette yoğun üretim zaman zaman yoruyor. Ama benim için bu yorgunluk, sevdiğim bir şeyi yapmanın verdiği tatlı bir yorgunluk.
Meslek hayatım devam ederken müziği de hayatımın ayrı bir parçası olarak yürütmeye çalışıyorum. Bunun için özel olarak boş bir zaman oluşmasını beklemiyorum. Gün içerisinde fırsat bulduğum her ânı değerlendirmeye çalışıyorum. Bazen bir söz aklıma geliyor ve hemen not alıyorum, sesimi, aklıma gelen melodiyi, ritmi kaydediyorum. Günün sonunda bütün yorgunluğuma rağmen birkaç saatimi müziğe ayırmış oluyorum.
Yapay zekânın burada bana sağladığı en büyük avantajlardan biri de zaman konusunda bana büyük bir esneklik kazandırması oldu. Eskiden kafamda çok sorular vardı; "bunun sonu nereye varacak" diye bilinmezlik hâkimdi. Şimdi kafamdaki fikri Suno sayesinde çok daha hızlı bir şekilde müzikal bir forma sokabiliyorum. Bu da sınırlı zamanımı daha verimli kullanmamı sağlıyor.
Aslında benim için müzik ve meslek birbirinin alternatifi değil. Günlük hayatım ve özellikle aileme karşı sorumluluklarım, devam ederken müzik de benim kendime ayırdığım, nefes aldığım bir alan. Belki de bu yüzden yoğunluğuna rağmen beni tüketmekten çok besliyor. Doksan beş eser de biraz bunun sonucu; bir yılın değil, yıllardır içimde biriktirdiğim müziğin bir anda daha görünür hâle gelmesinin sonucu.
Azat’ın sizde ayrı bir yeri olduğunu biliyorum ve yazıda buna kısaca değindim. Fakat hikâyesini sizin anlatmanızı istedim. Azat nasıl ortaya çıktı ve sizin için özel olmasının nedeni nedir?
Yalçın Saitler:
Azat’ın hikâyesi birebir yaşadığım bir olaydan değil, aşkı için gerçekten mücadele eden insanları düşünmemden ortaya çıktı. Âdeta doğdu. Sevdiği kişiyi kaybetmemek için her engeli aşmaya çalışan, defalarca kendinden ödün veren bir karakter kurdum. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın, karşısındaki insan aynı güçle mücadele etmeyince görünmeyen bir duvara çarpıyor.
Beni etkileyen tarafı da bu: İnsan bazen kaybettiği için değil, elinden gelen her şeyi yaptığı hâlde yetmediği için yoruluyor. Bir taraf ilişkiyi ayakta tutmaya çalışırken diğeri geri çekiliyorsa, aşk tek kişinin taşıyamayacağı bir yüke dönüşüyor.
Bu yüzden Azat benim için yalnızca bir aşk şarkısı değil; sevmenin, umut etmenin ve bazen bütün çabalara rağmen aşılamayan sınırlarla yüzleşmenin hikâyesi. Bir insanın sevdiği için ne kadar ileri gidebileceğini, karşı taraf aynı yolda yürümüyorsa bu mücadelenin ne kadar yalnızlaştırıcı olabileceğini anlatıyor. Yani hayata ve gerçekliğe dair de hüzünlü bir tarafı oldu ortaya çıkışında.
Genel olarak slow pop ağırlıklı bir çizginiz olsa da farklı tarzlara yöneldiğinizi, elektronik altyapılar kullandığınızı ve aynı parçalar üzerinde farklı düzenlemeler denediğinizi görüyorum. Bir şarkının hangi müzik türünde şekilleneceğine neye göre karar veriyorsunuz?
Yalçın Saitler:
Benim için bir şarkının hangi türde olacağına en baştan kesin bir karar vermek çok kolay değil. Çünkü benim için müzikte önce tür değil, şarkının taşıdığı duygu geliyor. Yazdığım sözün ve melodinin bana hissettirdiği şey, çoğu zaman şarkının nasıl bir kimliğe bürüneceğini kendiliğinden belirliyor.
Slow şarkılarımın büyük bölümünde daha duygusal, melodik ve dinleyicinin sözlere odaklanabileceği bir yapı tercih ediyorum. Çünkü bazı sözler vardır; onları fazla hareketli bir altyapının içine koyduğunuzda vermek istediğiniz duygu geri planda kalabilir. Böyle durumlarda şarkının kendi ruhuna uygun olarak daha sade, derin ve melodiyi öne çıkaran bir düzenleme tercih ediyorum.
Ama kendimi sadece slow pop ile de sınırlandırmıyorum. Ben şarkımı oluşturma aşamasında, şaşırtmayı, harmanlamayı çok seviyorum. Bir şarkıyı oluştururken bu çok tehlikelidir ama bir müzik kulağınız varsa, çokta eğlencelidir. Bunu iyi yaparsanız, mükemmel yapılmış ve hazırlanılmış, ağızda âdeta enfes bir tat bırakmış yemek gibi hissettirir dinleyiciye. Bazen aynı şarkıyı farklı bir gözle dinlediğimde, “Bu şarkının başka bir yüzü de olabilir,” diye düşünüyorum. O zaman elektronik altyapılar, farklı ritimler veya daha modern soundlar devreye girebiliyor. Hatta aynı eserin farklı düzenlemelerini deneyerek, şarkının başka bir duygusunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Yapay zekânın bana sağladığı en büyük özgürlüklerden biri de bu. Bir şarkıyı tek bir kalıba mahkûm etmek zorunda kalmıyorum. Aynı sözleri ve melodiyi farklı müzikal dünyaların içine taşıyıp hangisinin şarkının ruhuna daha çok yakıştığını görebiliyorum.
Sanırım benim için müzikte asıl mesele “Bu şarkı slow mu, pop mu, elektronik mi?” sorusundan önce, “Bu şarkı ne hissettirmek istiyor?” sorusu. Cevabı bulduğumda tür de büyük ölçüde kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü ben şarkının türünü değil, önce ruhunu bulmaya çalışıyorum. Tür, o ruhun kendini ifade etme biçimi oluyor.
Issız Adam özellikle dikkatimi çeken çalışmalarınızdan biriydi. Alaturka Meyhane Edit ve Club Mix; aynı şarkı fakat birbirinden oldukça farklı iki dünya. Bu fikrin çıkış noktası neydi? Aynı parçayı bu kadar farklı iki düzenlemeyle ele alma düşüncesi nasıl ortaya çıktı?
Yalçın Saitler:
Alaturka Meyhane Edit’te şarkının daha geleneksel, içten ve meyhane kültürünü çağrıştıran tarafını öne çıkarmak istedim. Dinleyicinin kendisini bir meyhane masasında, belki bir kadehin eşliğinde şarkının sözlerine dalmış gibi hissetmesini hayal ettim. Club Mix’te ise aynı eseri daha modern, ritmik ve elektronik bir dünyaya taşıdım. Burada amaç, şarkının duygusunu kaybetmeden ona bambaşka bir enerji kazandırmaktı.
Bence güzel olan da tam olarak bu: Aynı şarkı, bir ortamda insanı kendi içine döndürebilirken başka bir ortamda ritmiyle onu müziğin içine çekebiliyor. Duygu aynı kalıyor ama o duygunun dinleyiciye ulaşma biçimi değişiyor.
Elbette bu tür denemeler biraz cesaret ve müzikal bir denge gerektiriyor. Çünkü farklı tarzları bir araya getirmek kadar, bunları birbirine yakıştırmak da önemli. Birbirinden uzak gibi görünen iki müzik dünyasını doğru bir şekilde harmanladığınızda ortaya gerçekten özgün bir sonuç çıkabiliyor.
Issız Adam’ı iki farklı düzenlemeyle ele almamın nedeni de buydu: Bir şarkının tek bir kalıba mahkûm olmadığını göstermek ve dinleyiciye aynı eseri iki ayrı atmosferde deneyimleme fırsatı sunmak. Benim için müzik biraz da keşfetmek, sınırları zorlamak ve bazen dinleyiciyi hiç beklemediği bir yerde yakalayabilmek demek.
Ortak çalışmalarınız da var. Sözleri Hatice Şenol’a, müzikleri size ait iki parçayla karşılaştım. Başkasına ait sözlere müzik yapmakla kendi sözlerinizi bestelemek arasında sizin için bir fark var mı? Üretim sürecinizi değiştirdi mi?
Yalçın Saitler:
Öncelikle Hatice kalemi çok sağlam bir insan, yazdığı şiirlerde ki sözlerde ki vurgu çok iyi. Etkiliyici bir kalem, onunla tanıştığım ve hislerinden yararlandığım için çok mutluyum. Sorunuza gelecek olursam; elbette arada bir fark var. Kendi sözlerimi yazıp bestelerken, kelimelerin hangi duygudan doğduğunu, arkasında nasıl bir düşünce ve hikâye olduğunu biliyorum. Çünkü o sözler benim iç dünyamdan, yıllar içinde biriktirdiğim duygulardan ve gözlemlerimden çıkıyor. Bu nedenle besteyi oluştururken sözlerin hangi noktasında nasıl bir duyguya dokunmak istediğimi çoğu zaman içgüdüsel olarak hissediyorum. Başka birine ait sözleri bestelemek ise benim için farklı ve güzel bir yolculuk. Bu kez kendi duygularımdan yola çıkmak yerine, başka bir insanın kelimelerinin dünyasına girmem gerekiyor. Bazen tek bir kelime, bazen bir cümlenin ritmi ya da bıraktığı his, bestenin yönünü belirleyebiliyor.
Hatice Şenol’la yaptığımız çalışmalar da bu açıdan benim için kıymetli. Çünkü müzik, farklı insanların duygu ve düşüncelerinin bir araya gelmesiyle yeni bir anlam kazanabiliyor. Söz yazarı başka bir pencereden bakıyor, ben o pencereden görünenleri melodilerle anlatmaya çalışıyorum. Her şiir şarkı olmayacağı gibi yanında şiirin ufak tefek bazı değişiklikler yaşaması gerekiyor. Nakarat olsun, kafiye dizilişi olsun müziğin ortaya çıkışı açısından son derece önemli benim için. Karşı taraftan talep geldiğinde bunu muhakkak söylerim.
Sonuçta ister kendi sözlerim olsun ister başka bir şairin kaleminden çıksın, benim için en önemli şey sözle müziğin birbirini tamamlaması. Melodi, sözlerin önüne geçmemeli ama onların anlatmak istediği duyguyu da eksik bırakmamalı. İyi bir beste, kelimelerin yalnızca kulağa değil, insanın kalbine de ulaşmasına yardımcı olmalı. Ben üretirken hep bu uyumu yakalamaya çalışıyorum.
Ortak çalışmalarınızdan bahsetmişken, yine yazıda yer veremediğim ama sorularım arasına sakladığım bir konu daha var. Hatice Şenol’la yaptığınız ortak çalışmaların dışında, Meçhulmavi mahlasıyla yazan bir isimle hazırladığınız Sol Yanım adlı yeni çalışmanızın da yakında yayımlanacağını söylediniz. Hatice Şenol ve Meçhulmavi’yle bir araya gelme hikâyenizi paylaşmak ister misiniz?
Yalçın Saitler:
Hatice Şenol’la ilk temasımız, sanırım mayıs ayının ortalarında oldu. Şiirlerini çok beğenmiştim sayfasını takip ediyordum ve kendisini. Böylece karşılıklı bir beğeni ve ortak bir duygu dünyası üzerinden yollarımız kesişti. Bir süre sonra birlikte bir çalışma yapma konusunda hemfikir olduk. Temmuz ayında “Hüzünlü Yara”, ağustos ayında “Senle Ben”, eylül ayında ise “İki Kalp Çarpıntısı” adlı çalışmalarımıza imza attık. Her biri benim için son derece keyifli bir deneyimdi. Bu iş birliği sayesinde yalnızca güzel eserler ortaya çıkarmakla kalmadım, aynı zamanda uzun yıllar fikir birliği içinde yol yürüyebileceğime inandığım değerli bir dost da kazandım.
Meçhulmavi mahlasıyla yazan arkadaşım ile ilk temasımız ise haziran ayının başlarında oldu. Kendisi kısa ve uzun şiirlerin yanı sıra özlü sözler de paylaşan, kalemi güçlü bir isim. Instagram’da gezinirken şiirlerinden birine tesadüfen rastladım ve çok beğendim. Ardından bu şiiri şarkıya dönüştürme fikri üzerinde anlaştık. İlk ortak çalışmamız “Sen” haziran ayında, “İmkânsızım” ise temmuz ayında ortaya çıktı. Şimdi de heyecanla beklediğimiz “Sol Yanım” adlı çalışmamızı, önümüzdeki bir iki hafta içinde sevenlerimizle buluşturmayı umuyoruz.
Sonuç olarak Hatice Şenol da Meçhulmavi de kendi alanlarında güzel işler ortaya koyan, üretmeyi seven ve emeğe değer veren arkadaşlarım. Ben inanıyorum ki müzik ve şiir, ortak duygularda buluşan insanları bir araya getirdikçe daha da anlam kazanıyor. Her ikisine de dostlukları ve emekleri için teşekkür ediyorum. Yolumuz da bahtımız da açık olsun; hep birlikte daha nice güzel eserlere imza atalım.
Animasyon ve çizim ağırlıklı kliplerinize ayrıca değinmek istiyorum. Son klibinizde üç boyutlu animasyon görsek de diğer çalışmalarınızda daha yalın çizgilerle kurulmuş, buna rağmen oldukça derin hikâyeler anlatan bir görsel dil var. Bu bilinçli olarak kurduğunuz bir tercih mi? Kliplerin hikâyeleri sizin için nasıl şekilleniyor ve bu görsel anlatımların sizdeki karşılığı nedir?
Yalçın Saitler:
Evet, aslında bu biraz bilinçli bir tercih. Benim için bir klipte önemli olan, ne kadar karmaşık ya da gösterişli görüntüler kullandığımızdan çok, izleyiciye ne hissettirebildiğimiz. Bazen çok sade bir çizim, tek bir bakış ya da küçük bir hareket, uzun uzun anlatılabilecek bir duyguyu tek başına aktarabilir. Ben de görsel anlatımda bu sadeliğin içindeki derinliği seviyorum.
Kliplerin hikâyeleri genellikle şarkının sözlerinden ve bende uyandırdığı duygulardan yola çıkarak şekilleniyor. Bir şarkıyı tamamladığımda benim için süreç bitmiş olmuyor. Bu kez kendime, “Bu şarkıyı dinleyen birinin zihninde nasıl bir dünya canlanmalı?” diye soruyorum. Bazen bir karakterin hikâyesi, bazen iki insan arasındaki görünmez bir mesafe, bazen de sözcüklerle anlatılması zor bir iç dünya ortaya çıkıyor. Görüntülerin de bu duyguyu desteklemesini istiyorum.
Üç boyutlu animasyonlar daha farklı bir dünyanın kapısını açarken, yalın çizimlerle hazırlanan kliplerde izleyiciye hayal kurabileceği daha geniş bir alan bırakabildiğimi düşünüyorum. Her ayrıntıyı göstermek yerine bazı şeyleri izleyicinin kendi duygularıyla tamamlamasını seviyorum. Çünkü herkes aynı şarkıyı dinlese de kendi hayatından bir şeyler buluyor; görsel anlatımın da bu kişisel bağı güçlendirmesini önemsiyorum.
Benim için klip, şarkının yanına eklenmiş bir görüntüden ibaret değil. Şarkının başka bir dille yeniden anlatılması. Müzik kulağa ulaşırken görüntüler de gözlere ve hayal gücüne dokunuyor. İkisi bir araya geldiğinde, bazen tek başına müziğin anlatamadığı bir ayrıntı görünür hâle geliyor.
Sanırım benim aradığım şey tam olarak bu: İzleyicinin klibi izleyip geçmesi değil, bittikten sonra bile hikâyenin bir parçasını içinde taşımaya devam etmesi. Çünkü iyi bir görsel anlatımın, tıpkı iyi bir şarkı gibi, son görüntüden sonra da insanda yaşamaya devam ettiğine inanıyorum.
Yazıda doğrudan yer veremediğim fakat özellikle sormak istediğim bir başka konu çocuklara, hayvanlara ve yaşlılara verdiğiniz değer. Bu hassasiyetiniz hayatınızda nasıl bir yere sahip? Bu konuda sizi okurlarımıza ne söylemek istersiniz?
Yalçın Saitler:
Geldik benim en hassas olduğum konuya... Benim için çocuklara, hayvanlara ve yaşlılara değer vermek, yalnızca bir hassasiyet meselesi değil; insan olmanın getirdiği bir sorumluluk. Çünkü bana göre bir insanın gerçek karakteri, kendisinden daha güçsüz durumda olanlara, kendisini savunamayanlara ve ilgiye ihtiyaç duyanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Çocuklar bizim geleceğimiz. Onların sevgiyle büyümesi, kendilerini güvende hissetmesi ve hayata umutla bakabilmesi hepimizin sorumluluğu. Bir çocuğun kalbinde güzel bir iz bırakabilmek, belki de dünyaya bırakabileceğimiz en kıymetli miraslardan biri.
Hayvanlar konusunda da benzer düşünüyorum. Bu kadar masumane canlılara zarar verenleri görmek, onlarla aynı havayı solumak beni derinden yaralıyor. Hayvanlar kendilerini bizim gibi sözcüklerle ifade edemiyorlar ama acıyı, korkuyu, sevgiyi ve güveni hissediyorlar. Bir canlının bize muhtaç olması, ona karşı sorumluluğumuzu azaltmaz; tam tersine artırır. Bazen bir kap su, bir kap mama ya da içten bir şefkat, bir canlının hayatında çok büyük bir anlam taşıyabilir.
Yaşlılarımız ise hayatın içinden geçmiş, nice tecrübeler biriktirmiş insanlar. Onların yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak değil, kendilerini değerli ve hatırlanmış hissetmelerini sağlamak da çok önemli. Bu benim çocukluğumdan beri böyle çok ilgiliyim. Bence her insan birkez olsun Darülacezeyi ziyaret etmeli, çok önemli ve değerli bir yer,hayat orada inanın... Bazen bir ziyaret, hâllerini hatırlarını sormak, onları gerçekten dinlemek bile sandığımızdan çok daha kıymetli olabilir.
İnsan hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koşuyor; başarı, para, makam ve daha fazlası… Ama bütün bunların arasında vicdanımızı ve merhametimizi kaybedersek, geriye ne kalır? Ben inanıyorum ki insanı gerçekten zenginleştiren şey, sahip olduklarından çok, başkalarının hayatına katabildiği iyiliktir.
Bu satırları okuyacak insanlara söylemek istediğim şu: İyilik yapmak için büyük imkânlara sahip olmayı beklemeyelim. Bazen bir çocuğa sevgiyle yaklaşmak, bir hayvanı açlıktan kurtarmak ya da yaşlı bir insanın kapısını çalmak yeterlidir. Dünyayı tek başımıza değiştiremeyebiliriz ama dokunduğumuz bir hayatı değiştirebiliriz. Belki de daha güzel bir dünyanın başlangıcı tam olarak budur.
Ulu önder Atatürk’e ve onun bıraktığı değerlere bağlılığınızı da özellikle vurgulamıştınız. Atatürk’ün düşüncesinde sizi en çok etkileyen değer nedir? Bu bağlılığın hayatınızda ve duruşunuzda nasıl bir karşılığı var?
Yalçın Saitler:
Atatürk’e bağlılığımda bana yarattığı en önemli etki benim için yalnızca bir sevgi ve saygı meselesi değil; onun düşüncelerinde hayat bulan akla, bilime, özgürlüğe ve insan sevgisine duyduğum inançtır. Beni en çok etkileyen yönü, bütün zorluklara rağmen umudunu kaybetmemesi ve bir milletin kendi geleceğini değiştirebileceğine inanmasıdır.
Bu değerlerin günlük hayatımda da bir karşılığı olmasını önemsiyorum. Dürüst olmak, çalışmak, vicdanlı davranmak ve insana, doğaya, tüm canlılara değer vermek benim için çok kıymetli. Sanatın da bu değerleri yaşatmanın güçlü yollarından biri olduğuna inanıyorum. Ben müziği yalnızca bir şeyler dinletmek için değil, duygularımı, düşüncelerimi ve hayata bakışımı insanlarla paylaşmak için yapıyorum.
Atatürk’ü anmanın en güzel yollarından birinin, onun bize bıraktığı değerleri yalnızca sözlerimizde değil, davranışlarımızda ve ürettiklerimizde de yaşatmak olduğunu düşünüyorum. Benim için bu bağlılık, geçmişe duyulan bir minnet olduğu kadar geleceğe karşı da bir sorumluluktur.Günümüzde Atatürk’e ve onun mirasına yönelik saygısızlıkları doğru bulmuyorum. Atatürk’ü anmanın en güzel yolu, onu yalnızca sözlerle değil, davranışlarımızla ve ürettiklerimizle yaşatmaktır.
Klasik ama herkese sormayı sevdiğim bir soruyla bitireyim. Sizi ilk kez dinleyecek birine Azat’ı önereceğinizden şüphem yok. İkinci bir şarkı seçme hakkımız olsaydı bu hangi şarkı olurdu ve neden?
Yalçın Saitler:
Azat’tan sonra ikinci şarkı olarak “Unutulmazsın”ı önerirdim. Çünkü bu şarkı, insanın hayatında iz bırakan duyguları, unutulmayan anıları ve kalpte özel bir yer edinen kişileri anlatıyor. “Unutulmazsın,” dinleyiciyi geçmişe, özleme ve derin bir bağlılık hissine götürürken aynı zamanda sevginin ve hatıraların zaman geçse de silinmediğini hatırlatıyor. Benim için müzik, bazen insanın içine dokunmak, bazen de yaşanmışlıkları yeniden hissettirmek demek. Dinleyicinin bu şarkıda kendi unutamadığı anılardan bir parça bulabilmesini isterim.
Yalçın Saitler'e kendisini daha yakından tanıma fırsatı verdiği ve sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ediyorum.
Çocuklara, hayvanlara ve yaşlılara ilişkin söyledikleri üzerinde ayrıca durmak istiyorum. Onun bu üçüne gösterdiği hassasiyette, kendi adıma geçmişimize ve geleceğimize sahip çıkma düşüncesini de görüyorum. Çocuklar henüz yaşamadığımız yarınlarımız, yaşlılar ise geride bıraktığımız yılların tanıkları. Hayvanlara gelince… Onlarda karşılıksız sevgiyi, sessizliği ve belki de insanın en savunmasız yanını görüyorum.
Atatürk’e ilişkin sözlerinde ise beni en çok, bu bağlılığın günlük hayattaki karşılığı düşündürdü. Bir insanın düşüncelerine hayranlık duymakla o düşüncelerin gereğini yerine getirmek arasında önemli bir fark var. Bana kalırsa Atatürk’e duyulan saygının en anlamlı karşılığı da bu: Akla, bilime, özgürlüğe ve vicdana sahip çıkmamız gereken her an onun bıraktığı değerleri hatırlayabilmek.
Melih Şafak Özgür
Yalçın Saitleri takip etmek için:
Yorumlar