top of page

Umursamıyorum Derken: Kendini Sorgulamak ve İç Hesaplaşma

19 Eyl
5 dakikada okunur

Bir süredir kendimde hoşuma gitmeyen ve uzun süredir de farkında olduğum ama sıkça söylemekten geri durmadığım o “umursamıyorum” hâllerime cevap arıyorum.

Birilerini bazen umursamadığımı söylüyor ve hatta buna gerçekten inanıyorum. “Beni ilgilendirmiyor”, “Ne yaparsa yapsınlar.” Bir de bakıyorum ki bunu söylerken saatlerdir zihnimde aynı insanla konuşuyorum, cevap veriyorum, tartışıyorum, onun söylediklerine karşı cümleler kuruyorum. Kızıyorum, küçümsüyorum, ne kadar yanlış düşündüğünü anlatıyorum. Sonra yine buna son vermek için sihirli kelimeyi söylüyorum: Umurumda değil.

Değilse niye bu kadar didikliyorum? İnsan gerçekten umursamadığı bir şeyi bu kadar taşır mı içinde?

Bunu kabul etmek biraz can sıkıcı olabilir fakat “umursamıyorum” kelimesi insana kontrolün kendisinde olduğu hissini veriyor yalnızca. Kızmıyorum, etkilenmiyorum, bana dokunmuyor demek istiyorum da meğer tam tersiymiş, anlıyorum. Belki de bir tür inkâr mekanizması bu.

Düşünüyorum; bana yapılanları çok iyi hatırlıyorum. Haksızlıkları, hangi söylemin içimde kaldığını, kimin verdiğim değerin karşılığını vermediğini üzerinden yıllar geçse bile anlatabilirim. Hafızam bu konularda maşallah devlet arşivi gibi. Sonra daha da derinleştiriyorum mevzuyu. Giriyorum mağdur edebiyatına; ben kimsenin kalbini kırmadım, kimseden bir şey beklemedim, kim benden bir şey bekledi de vermedim, kime verdiği değerin karşılığını geri vermedim, kim bana derdini anlatırken ben kendi derdime gömülüp onu duymadım. Daha da ileri gidiyorum; ben kötü bir insan değilim.

Bu soruların cevabı sorulduğu kadar hızlı gelmese de insan önce kendisinin avukatı kesiliyor. Yaptıysam muhakkak bir sebebi vardır ama bana yapılanın gerekçesi yoktur. Sonra bahaneler sıralanıyor; çok yorgundum, çok kırılmıştım, o sırada çok yoğundum, başka bir şeyle meşguldü kafam, öyle demek istememiştim, bence sen yanlış anlamışsındır… Ne güzel! Savunma dosyamı hazırlıyor, kendimi beraat ettirecek hâkim oluyorum.

Açık konuşmak gerekirse bir ara insanların neden bu kadar kötü olduklarına da çok fena taktım. Nankörlük, bencillik, çıkarcılık, ikiyüzlülük… Liste burada uzayıp gider. Şimdi doğru konuşmak gerekirse bunların hepsi var, herkesi de aklayamam. İnsan insanın canını elbette yakıyor. Asıl mesele ben sürekli insanların ne kadar yanlış davrandığını anlatırken kendime ne kadar bakıyorum?

Saygısızlık karşısında öfkeleniyorum: haklıyım. Ya öfkelendiğimde ne kadar saygılı kalabiliyorum? Birinin kibri beni çok rahatsız ediyor: haklıyım. Ya ben onun kibri üzerinden onu küçümserken ne kadar kibirsiz durabiliyorum? Biri beni görmediğinde, duymadığında, anlamadığında canım yanıyor: haklıyım. Peki ya ben bana değer veren herkesi gerçekten görüyor muyum? İşte burada işler daha da tatsızlaşıyor. Çünkü başkasının kusurunu konuşurken ahlaklı hissetmek ne de kolaymış. Ardından kendime bu özeleştirel soruları sorduğumdaysa tüm rahatım kaçıyor.

Bir de şu var: Kim kendisini diğerlerinden farksız görüyor ki? Bunu ben de yapıyorum. Farklı düşünüyorum iddialarım, bazı şeylere herkes gibi bakmıyorum havalarım, herkesin heyecanlandığına heyecanlanmamam, herkesin peşinden koştuğuna “bu mu?” küçümsemelerim. Ben görürüm, ben bilirim, ben anlarım, ben başka düşünürüm. Ne tehlikeli!

Farklı olmakla üstünlük taslamak arasındaki mesafe bir cümle kadar. O çizgiyi geçtiğini çoğu zaman fark etmiyor insan. Zekâ da burada ayrı bir tuzak tabii. Zekâ demişken yetenek, üretkenlik, yaratıcılık, analitik düşünce, ileri görüşlülük gibi meziyetler ekler insana da bunların hiçbiri onu kendi davranışlarından muaf tutmuyor. İyi şeyler ortaya koymak otomatik olarak o kişiyi iyi biri yapmıyor. Kendisini sorgulamayan zekânın yalnızca daha iyi bahaneler üretmeye yaradığını düşünmeye başlıyorum tam burada. Bu cümle pek hoşuma gitmedi, o yüzden kesin doğru bir şey söyledim.

Neyse buraya yeniden dönerim belki. Şimdi başka bir huyum daha geldi aklıma. Bir insanda özel bir şeyler gördüğüm zaman peşini kolay bırakmıyorum. Hele ki potansiyel görürsem… Yandık! Kendisi farkında olsun veya olmasın iyi yaptığı şeyi söylemekten çekinmem. Yüreklendiririm. Devam etmesi için zorlarım. Harcama bu özelliğini derim falan. Sonra bir de bakarım ki onun kendi hayatıyla vermesi gereken mücadeleye ben girmişim. İşte burada kendime çok kızıyorum. Bunun adına sevgi koyunca çok asil dursa da kontrolcü kurtarıcı rolüne fazla kaptırıyorum kendimi. Yine düşünüyorum: Sevdiğim bu rol mü yoksa? Bak ben gördüm, ben bırakmadım, ben hep yanında oldum. Ne de insani!

Hâlbuki birinin sorumluluğunu fark etmeden almak nasıl da yorucu ve yıpratıcı. Hatta ciddi bir savaş gerektiği de oluyor. Sonra ne oluyor? "Ben senin için bu kadar uğraştım." E? Kim istedi? Yine tatsızlaştım bak.

Birinin yanında durabilirim, dinleyebilirim, elimden geleni yapabilirim, kendine haksızlık ettiğini görüyorsam söyleyebilirim de kaç defa söylemeliyim? Belki on? Ya sonra? Sonrası bana ait olmamalı. Bunu öğrenmekte zorlanıyorum. Kapısına kadar gitmekle o kapıyı açtırmak aynı şey değilmiş meğer. Yeni anlıyorum. İçeriden ses gelmiyorsa niye sinirleniyorum? Belki adam istemiyordur o kapıyı açmak. Belki henüz açacak hâli yoktur. Bunun kararını ben veremem. Benim görevim değil. Bunu yazarken bile “görev” kelimesini kullandım. Yine kendime iş çıkardım!

Düşünüyorum: Birini olduğu kişi için mi seviyorum, olabileceği kişi için mi? İkisi birbirine çok karışıyor. Gördüğüm kişi gerçekten var mı, yoksa yalnızca zihnimde mi var? Sorun şu ki bazen bugünkü insanla değil de o ihtimalle ilişki kurduğumu fark ediyorum. Sonra bugünkü o insan kendini her sabote ettiğinde içimden “yazık ediyorsun cevhere” diyorum. Şunu da kabul etmem gerekiyor: İnsan kendine yazık etme hakkına da sahip olmalı. Kulağa korkunç geliyor! Ama doğru. Birini sevmek, değer vermek, çok güçlü taraflarını görmek ve göstermek, ortaya çıkaracağı şeyleri merak etmek benim hakkım olsa da bunlar bana onu değiştirme yetkisi vermiyor.

"Kimseye ihtiyacım yok meselesi" var bir de.

Bunu da az söylemedim. Hatta yalnızlığı seven biri olarak çoğu zaman gerçekten inanarak söyledim. Kimse olmadan da yaşarım, kimseye ihtiyaç duymam, insanlardan beklentim yok falan. Sonra yazdığım bir şey okunsun istiyorum. Bir şarkı paylaşıyorum, dinlensin istiyorum. Bir cümle kuruyorum, anlaşılsın istiyorum. Birine kırılıyorum. E madem kırıldım, demek ki bir beklentim varmış. Biri uzaklaşıyor, üzülüyorum. Demek ki varlığı benim için önemliymiş.

Kimseye ihtiyacım yok derken bile birilerinin bunu duymasını istemek de ayrı komedi zaten. Gerçekten kimseye ihtiyacım yoksa bunu kime niye ilan ediyorum?

Sanırım ihtiyaç duymayı bağımlı olmakla karıştırıyorum. Birine ihtiyaç duymak sanki kendi ayaklarımın üzerinde duramadığım anlamına geliyormuş gibi geliyor. Oysa birini özlemek, konuşmak istemek, anlaşılmayı beklemek, ürettiğim bir şeyi paylaşacak birini aramak beni güçsüz yapmıyor. İnsan olduğumu hatırlatıyor yalnızca.

Asıl korktuğum şey ihtiyaç duymak değil. İhtiyaç duyduğumu kabul ettiğim anda kaybetme ihtimalini de kabul etmek zorunda kalmak. İnsanları umursamazsam beni yaralayamazlar gibi bir denklem kurmuş olabilirim kendime. Güzel denklem!

İşte galiba bütün mesele dönüp dolaşıp burada birleşiyor. Umursamadığımı söylediğim insanlar, düzeltmeye çalıştığım hayatlar, peşine düştüğüm potansiyeller, görülme ve anlaşılma isteğim… Hepsinin ortasında kendim duruyorum ama nedense en son ona bakıyorum.

Belki de başkalarının hayatını düzeltmeye çalışırken kendimden kaçıyorum. Bu cümle de şu an canımı sıktı.

Başkasının derdine dalmak müthiş bir oyalanma biçimi. Onu anlamaya çalışmak, neden böyle yaptığını çözmek, yanlışlarına kızmak, iyi taraflarını ortaya çıkarmaya uğraşmak insanı fazlasıyla meşgul ediyor. Kendi kapının önüne dönmeye pek vakit kalmıyor.

Başkalarının karanlığında el feneriyle dolaşırken kendi odamın ışığını açmayı unutmuş olabilirim.

İşin komik tarafı şu ki bir gün geliyor ve o kapı kapanıyor. Ya karşındaki açmıyor ya sen artık çalmaktan vazgeçiyorsun. Elinde fenerle ortada kalıyorsun. Sonra mecburen eve dönüyorsun.

Döngünün başa sardığı yer tam olarak burası: Eve döndüğümde karşımda bana haksızlık yapan, beni anlamayan, kıymet bilmeyen veya kendisini harcayan biri yok. Ben varım. Bir de yıllardır kendime anlatıp durduğum hikâyeler.

Hangisi doğru, hangisi bahane?

Eskiden bazı şeylerden çok daha emindim. Şimdi daha fazla soru soruyorum. Garip olan şu ki kendimi anlamaya başladıkça kendimden daha az emin oluyorum.

En azından hâkimlik cübbesini çıkarıyorum. Savunma dosyası da masada duruyor. Beraat kararı? Şimdilik ertelendi.


Melih Şafak Özgür

Bir şarkı iyi gider.


3 Yorum


Bilinmeyen üye
20 Eyl

Yok beraat falan. Müeebbetle cezalandırıldın. 😂

Beğen

Bilinmeyen üye
19 Eyl

Yazdıklarını okudukça kendimi buldum biraz, birilerinin hayatına dokunmak, onlar istemese de bize iyi geldiği kesin ama son zamanlarda bıraktım bunu yapmayı. Sadece istekli olanlara harcıyorum enerjimi. ❤️

Beğen

Bilinmeyen üye
19 Eyl

"Başkalarının karanlığında el feneriyle dolaşırken kendi odamın ışığını açmayı unutmuş olabilirim. "

Ne kadarda güzel ruhumun sesi olmuş ayna olmuşsun ... Kendimize hüküm verirken çok acımasızca davranabiliyor olduğumuzu fark ediyoruz da baktığın yerden görmekte çok kıymetlikıymetli🍀 emeğine yüreğine sağlık, ne kadar güzel değmiş kelamın kaleme...

Beğen
bottom of page