top of page

Hiç Kimseye Yolculuk - Ulaş Nikbay

21 Eyl
5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 22 Eyl

Başlamadan önce küçük bir not düşmem gerekiyor.

Ulaş Nikbay’ı tanımaya çalışırken bir noktada şunu fark ettim: Onu tek bir yazının içine koyamayacağım galiba.

Ulaş Nikbay

Önce müziği vardı önümde. Son dönemde NKBY adı altında yayımladığı şarkılar üzerinden baktığımda karşımda bağımsız elektronik müzik üreten bir isim vardı. Biraz daha geriye gidince ise yirmi yılı aşkın bir şiir geçmişi, ödüllü bir kitap, dergicilik, kendi şiir dilini terk edip yeniden kurma cesareti, yayıncılığın alışılmış düzenine kafa tutan bir duruş ve düzyazıya kadar uzanan bir edebiyat serüveni çıktı karşıma.

Üstelik bugün şarkı olarak dinlediğimiz bazı metinlerin geçmişi, müzikle buluşmalarından çok daha eskiye dayanıyor. Kısacası Ulaş Nikbay’ın hikâyesi müzikle başlamıyor. Müzik, uzun zamandır devam eden hikâyelerinin sesle buluşmuş hâli.

Hiç Kimseye Yolculuk adlı kitabını okumaya başladığımda karşıma başka bir Ulaş Nikbay çıktı. Bu kitapla birlikte ürettiklerinin arkasındaki zihni daha yakından tanımaya başladım. Bu yüzden burada Ulaş Nikbay hakkında söylenecek her şeyi söylemeye çalışmayacağım. Hatta büyük ihtimalle söyleyemeyeceğim. Bu yazıyı biraz da ilk karşılaşma olarak düşünün. Belli ki devamı gelecek.

Bugün Hiç Kimseye Yolculuk adlı kitabından söz etmek istiyorum. Elbette kitabı özetlemeye kalkmayacağım. Zaten Hiç Kimseye Yolculuk özetlenmeye pek niyetli bir kitap değil. Başı sonu belli bir olay zincirini uslu uslu takip etmek yerine okuru bir zihnin bir katmanından diğerine sürükleyen, her adımda başka bir olasılık düşündüren bir anlatıya sahip. Üstelik insanı açıklama yapmaya öyle bir kışkırtıyor ki birkaç sayfa sonra kendinizi kitabı değil de kendi aklınızı izah ederken buluyorsunuz. Ben de kitabın bende bıraktığı izlenimi anlatırken bu tuzağa mümkün olduğunca düşmemeye çalışacağım.

Hiç Kimseye Yolculuk

Kitap, bir sinema salonunda film izleyen anlatıcıyla açılıyor. Fakat anlatıcı yalnızca perdeye bakmıyor. Zaman zaman filmden kopup salondaki insanlara dönüyor; onların ne gördüğünü, ne hissettiğini ve aynı sahnelerden kendisiyle aynı anlamı çıkarıp çıkarmadıklarını düşünüyor. Hatta gözlemlemekle yetinmeyip başkalarının zihninden de görmeye çalışıyor. Böylece izlediği film tek bir film olmaktan çıkıp salondaki insan sayısı kadar başka ihtimallere bölünüyor.

Kendi filmini çekme fikri burada başlıyor. Mesele bir hikâye anlatmaktan çok, zihnindeki görüntüyü karşısındakine aktarırken onun hâlâ aynı görüntü olarak kalıp kalmayacağını merak etmesi. Daha ilk bölümde kitabın peşine düşeceği asıl soru sessizce beliriyor: Bir şeyi gösterdiğimizde gerçekten aynı şeyi mi görüyoruz, yoksa herkes kendi filmini mi izliyor?

Burada kitabı belki de kalbinden vuracağım. Okumayanlar için bu ifşa büyük bir zalimlik olabilir ama başka türlü anlatırsam bir şeylerin eksik kalacağını hissediyorum. 

Anlatıcı bir noktada dünyayı yeniden şekillendirmeyi bile hayal ediyor. Senaryosunda üç duvarlı odalar kuruyor ve o odaların içine insanlar yerleştiriyor. Sonra karşımıza 321 numaralı oda çıkıyor. İşte benim okurken uzun uzun düşündüğüm bölümlerden biri burası.

Kendi dünyasını kuran, insanlığı düzenlemeye, tek bir dünya tasarlamaya ve karakterlerini yönetmeye çalışan bu senarist, 321 numaralı odadaki insanlarla birlikte yeni bir dünya mı kuruyor, yoksa onları dışarıdan izleyen bir kurucu akıl mı? Odadakiler bu yeni dünyanın gönüllüleri mi, seçilmiş insanları mı, yoksa başından beri anlatıcının zihninde yarattığı karakterler mi? Daha da ileri gidersek gerçekten ayrı ayrı insanlardan mı söz ediyoruz, yoksa aynı zihnin birbirine hiç benzemeyen taraflarından mı?  Nikbay bu soruların cevaplarını vermiyor; okur zihninde çoğalmaya devam edecek ihtimaller bırakıyor.  Ben de bir süre sonra 321 numaralı odayı yalnızca bir ütopyanın distopyaya dönüştüğü yer olarak okumamaya, başka ihtimaller üzerinden de düşünmeye başladım. 

Öfke, nefret, vicdan, bencillik, arzu… 321 numaralı odada yaşananlar bu duyguların toplamından çok daha fazlası. Birbirini tetikleyen insan tepkileri var; birinin algısı diğerinin davranışını, o davranış da bir başkasının tepkisini doğuruyor. Dürtüler, korkular, savunmalar ve saldırılar aynı yerde birbirine karışıyor. Tüm bunlar bende şu soruyu sorduruyor: 321 numaralı odadaki kalabalık, tek bir insanın içindeki farklı benlikleri olabilir mi? 

Sahneyi tek bir insanın farklı benlikleri olarak düşününce, ilerleyen sayfalarda anlatıcının, insan zihninin bile herkese eşit davranmadığını fark etmesiyle şu düşünce arasında bir bağ kuruyorum: Birine hak verirken diğerini yok sayabiliyoruz; birini anlamaya, dinlemeye çalışırken ötekine aynı imkânı tanımıyoruz. Çünkü o anda neyi gerçek kabul ediyorsak, kimin sözüne inanacağımızı da biraz o belirliyor. İnsan kendi zihninde bile eşitliği kuramıyorsa bütün dünyaya nasıl eşitlik dağıtacak?

321 numaralı odada yaşananlar, eşitlik kadar gerçeklik meselesini de düşündürüyor. Güzel anlatılmış bir yalanın insanlar arasında gerçekmiş gibi dolaşabileceğini söylüyor anlatıcı. Öte yandan gerçeği anlatmak da göründüğü kadar masum değil. Çünkü gerçeği seçen, anlatan ve biçimlendiren bir insan var; onu dinleyen ya da okuyan da kendi algısından geçiriyor. Böyle olunca gerçeğin anlatılan hâli, bir kişiden diğerine geçerken aynı kalmıyor. Bir noktadan sonra insan ister istemez şunu da düşünüyor: Gerçeğin kendisini mi anlatıyoruz, yoksa kendi algımızdan süzdüğümüz hâlini mi?

Bu nedenle Hiç Kimseye Yolculuk’un anlatısal omurgası metakurgu olsa da kitabı bu tanımla açıklamak bana eksik geliyor. Gerçek ile kurmaca arasındaki sınır sürekli bulanıklaşıyor. Asıl ilginç olan, bu sınırın kime göre, neye göre çizildiğinin yanı sıra kime göre, neye göre bulanıklaştığının da hiçbir zaman kesinleşmemesi. Nikbay burada da cevabı bize bırakıyor. Kitabın temelinde insanın dünyayı olduğu gibi değil de algıladığı kadarıyla gördüğü düşüncesi var. Benim için kitabın en güçlü damarlarından biri de buydu: Gerçek belki değişmiyor ama herkes onu kendi algısının izin verdiği kadarını kabul ediyor.

Ayrıca, sınırların kimi yerde silindiği, kimi yerde yeniden çizildiği bir anlatıma sahip olan bu kitapta, normal kabul ettiğimiz ve zamanla ortak kabullerimizin parçası hâline gelmiş yaşam biçimlerine, hatta dünya düzeninin kendisine zaman zaman eleştirel bir gözle bakarken buluyoruz kendimizi. 

Toparlamam gerekirse, Droste etkisini bilir misiniz? Daha önce duymayanlar için hemen anlatayım. Önünüzde bir resim vardır. O resmin içinde yine aynı resmi görürsünüz; biraz daha yaklaştığınızda onun içinde de aynı resim vardır. Böylece görüntü kendi içinde tekrar ederek iç içe geçmiş, sonsuz bir döngü oluşturur.

Hiç Kimseye Yolculuk’ta matematiksel anlamda böyle bir sonsuzluk söz konusu değil elbette. Ama Nikbay’ın anlatımı bana bunu çağrıştırdı. "Neden?" derseniz: Anlatıcı filmi zihninde çekmeye başladığı anda yönetmen koltuğundan kalkıp bizzat karakterinden birine dönüşüyor; karakterden de filmi izleyen seyirciye... Yani bir zihne yaklaştığınızda onun içinde başka bir zihni, onun içinde de bir başkasını aynı anda görüyorsunuz. Bana dağılmış bir zihinden çok, birbirinin içine geçmiş benlikleri düşündürüyor. Bu iç içelik nedeniyle anlatıcının kimliği de bulanıklaşıyor.

Kitapta öyle ayrıntılar vardı ki bittikten sonra bile peşimi bırakmadılar diyebilirim. Sadece ifşa ettiğim bölümden bir örnek vereceğim: üç sayısı. Üç duvarlı oda. Üçe ayrılan dünya. 321 numaralı oda.Üç sayısı farklı yerlerde tekrar tekrar karşıma çıkınca ister istemez bunun bir anlamı olduğunu ya da anlatıcının önümüze çözülmesi gereken küçük bulmacalar bıraktığını düşündüm. Belki de bu sadece benim zihnimin oynadığı bir oyundu. Üç duvarlı oda ile üçe ayrılan dünya arasındaki bağı kurmakta pek zorlanmadım. Fakat odanın neden özellikle 321 numarasını taşıdığını gerçekten uzunca düşündüm. Aklıma gelen ihtimaller arasında doğruya en yakın bulduğum buydu: 3, 2, 1… Kayıt! Kamera açılıyor, sahne çekiliyor.

Tabii Nikbay’ın dünyasında kameranın önünde kimin durduğundan hiçbir zaman tam emin olamayacağım. Yine de böylesine zekice kurgulanmış bir metnin bıraktığı küçük bulmacalarla uğraşmak fazlasıyla keyifliydi.

“Bir anlatıcının kimden bahsettiği anlaşılmıyorsa herkesten bahsediyordur.” Hiç Kimseye Yolculuk, s. 97

Kitapta başka küçük sürprizler de var. Fakat elbette gizemini bozmamak için oralara hiç girmeyeceğim. Bir kitabı kapattıktan sonra da onunla düşünmeye devam etmeyi seviyorsanız Hiç Kimseye Yolculuk’u okumanızı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Bitti mi? Hayır. Ulaş Nikbay serisinin birinci bölümüydü bu. Başka bir başlık altında görüşmek üzere.


Melih Şafak Özgür


Ulaş Nikbay'ı merak edenler için:

 

5 Yorum


Bilinmeyen üye
22 Eyl

Bir kitabın kimden bahsettiği anlaşılmıyorsa, sinir olurum. 😂

Beğen
Bilinmeyen üye
22 Eyl
Şu kişiye cevap veriliyor:

bilirim. test ettim onayladım. 😀

Beğen

Bilinmeyen üye
22 Eyl

Anlatım harika kitabı listeye alıyorum. Çok severim aynı kitaptan başka insanlarla farklı açıdan bakışlarını görmeyi... Aynı satırlardan herkesi odak noktası farklı bir kelimede saklı ilke, herkes kendi cümlesini kurarken zihninde.. Emeğine sağlık...

Beğen

Bilinmeyen üye
21 Eyl

Allah'ım anlatılana bak, anlatana bak. Küçücük hissettim burada.

Beğen
Bilinmeyen üye
22 Eyl
Şu kişiye cevap veriliyor:

estağfurullah. hepimiz küçücüğüz. 🥹

Beğen
bottom of page