Eski Ruhların İnterneti Yok
- Melih Ş. Özgür

- 23 May
- 3 dakikada okunur
Bir sene önce “Kronik Kayboluş” adında bir kitap çıkardım. O kitabı hazırladığım süreçte yapay zekâyla müzik yapmayı keşfettim. Kitaptan önce blog yazıları yazıyordum. Zamanla o kısa metinlerden alıntılar yaparak, bazen de doğrudan o hikâyeleri şarkı sözlerine dönüştürerek müzik üretmeye başladım.
Müziğe olan tutkum yıllardır hayatımın merkezinde. Yazarken aldığım ilhamın büyük kısmı müzikten geliyor. Çok dinlerim. Neredeyse 90’lar ve 2000’lerin tamamına hâkimim. 2010’dan sonra biraz koptum sadece. Bu, dinlemeyi bıraktığım anlamına gelmiyor. Hâlâ dinliyorum. Hatta yıllar önce Flatcast’te kendime küçük bir sanal radyo bile kurmuştum.
Enstrüman çalamıyorum. Buna rağmen MusixMagic gibi programlarla kendi müziğimi yapmaya çalıştığım dönemler oldu. Fakat süreç çok zaman istiyordu. Ne sabrım ne de hayatın temposu buna izin verdi. Bir noktada bıraktım.
Yapay zekâ tam da burada benim için büyük bir fırsata dönüştü. Nihayet kafamın içindeki dünyayı daha hızlı üretebilmeye başladım. Ortaya gerçekten iyi işler çıkardığıma inanıyorum. Özellikle şarkı sözleri konusunda… Çünkü yazım kısmında hiçbir zaman yapay zekâ kullanmadım. O sözlerin tamamı bana ait. Hatta bazılarını bugün hiçbir yapay zekânın yazamayacağını düşünüyorum.
Ürettiklerimi önce Instagram’da, ardından YouTube’da paylaşmaya başladım. Birkaç kişinin bile ilgisini görmek hoşuma gitmişti. Sonra işi daha profesyonel bir noktaya taşımanın yollarını ararken TuneCore ile tanıştım. Şarkılarımı telifliyor ve dijital platformlara dağıtıyordu.
Derken iş sadece müzik yüklemekten çıktı. Video klip hazırlamam gerektiğini fark ettim. Bu konularda hiçbir bilgim olmamasına rağmen prompt yazmayı öğrendim. Video düzenlemeyi öğrendim. Sonra “Bir web sitem olmalı” dedim ve kendi sitemi de kendim tasarladım.
Spotify’daki şarkı sözlerinin Musixmatch üzerinden yönetildiğini keşfedince oradan profesyonel hesap açıp şarkı sözlerimi de kendim düzenlemeye başladım. Kısacası bilmediğim her şeyi sıfırdan öğreniyordum.
Tüm bu yoğunluğun içinde ikinci kitabım “Beni Kim Yazdı”yı da çıkardım. Hâlâ üretmeye devam ediyorum. Fakat bir noktadan sonra her şeye aynı anda yetişemediğimi fark ettim. Sürekli öğrenmek, sürekli üretmek, sürekli yetişmeye çalışmak beni hem fiziksel hem zihinsel olarak yordu. Hastalandım. Yavaşlamak zorunda kaldım.
Zamanla web sitemle ilgilenemez oldum. Yazı yazamaz oldum. Oysa üçüncü kitabı yazmayı gerçekten istiyordum.
Bugün geldiğim noktadaysa ne YouTube kanallarım büyüyor ne Spotify dinleyici sayım artıyor. Dinleyici sayısı otuzu bile geçmiyor. Paylaştığım Shorts ve Reels videoları çoğu zaman iki yüz izlenmeyi aşamıyor. Daha acısı, istatistik grafiklerine baktığımda insanların videoları birkaç saniye içinde kaydırıp geçtiğini görmek.
İnternet çağının sanata verdiği değersizlik hissini dibine kadar yaşıyorum.
Artık algoritmayı aşamayacağımı kabullendim sanırım. Uzun süre zorladım. Çabalamaya devam ettim. Fakat zamanla ağır bir depresyonun içine sürüklendiğimi fark ettim.
Buradaki mesele yalnızca görünmemek değil. İnsan bazen gerçekten neye değer verildiğini anlayamıyor. İçeriği boş, anlamsız paylaşımların binlerce etkileşim aldığı bir yerde kendi yerimi bulamıyorum.
Galiba en çok da bu yoruyor beni.
Çünkü artık nereye ait olduğumu bilmiyorum. Umutsuz ve mutsuz hissediyorum.
Bu bir “başaramadım” hikâyesi değil. Tam tersine, tek başıma küçük dağları yarattığım bir hikâye.
İnsanlar sadece “şarkı çıkardım” der. Ben kitap yazdım. Şarkı sözleri yazdım. Dağıtım süreçlerini öğrendim. Kendi reklamımı, kendi imkânlarım doğrultusunda kendim yaptım. Metadata yönettim. Lyric sistemlerini öğrendim. Video ürettim, montaj yaptım. Sıfırdan prompt yazarak sahneler oluşturdum. Kendi web sitemi yine kendim tasarlayıp kurdum.
Bugün birçok sanatçı, alanı ne olursa olsun bunların yarısı hakkında bile fikir sahibi değil. Bense hepsini sıfırdan öğrendim. Üstelik çok kısa sayılabilecek bir sürede. Belki de bu, psikopatça bir adaptasyon yeteneğiydi.
Şimdi ise gerçekle karşı karşıyayım.
İnternet artık “iyi olanın kazandığı” bir yer değil. Özellikle algoritmik sistemler sanatı okumuyor. Sanatsal değerlendirme yapmıyor. Onların ölçtüğü şey dikkat bağımlılığı.
Bir insan videoyu iki saniye mi izledi, geçti mi, yorum yaptı mı, durup baktı mı yoksa kaydırdı mı?
Baktıkları tek şey bu.
Yıllarca kendimi eğiterek ulaştığım o ruh hâlini, yaşadığım hisleri ve içimde biriken şeyleri kelimelere döküp yazdığım bir sözle; plastik bir kovaya kafa atıp bağıran birinin videosu aynı arenada yarışıyor.
Ben yarış atı değilim.
“İçerik üreticisi” hiç değilim.
Belki gerçekten 90’larda kalmış yaşlı bir ruhum.
Sadece içimi dökmek istedim.
Okuyan herkese teşekkür ederim.
Sen her zaman vardın ve var olucaksın! Karıncalar pek fazla gözükmeseler de en büyük yükü taşırlar ve anlayana çok şeyi öğretirler elbet. Nasıl ki Emir Timur vaz geçmemeyi karıncadan öğrenib dünyayı feth ettiyse, eminim sen de birinin yoluna ışık tutucaksız yazılarınla, şarkılarınla, kitaplarınla. Asla pes etme, kazananlar vaz geçmeyenlerdir!